Aradığınız Eksiği ne demektir bilgileri burada olabilir; Yisa olarak tüm detayları derledik.
İnsan bazen sahip olduklarını değil, sahip olamadıklarını düşünerek kendisini değerlendirir. Birinin eksik gördüğü şey, başka biri için hayatın doğal bir parçası olabilir. Kimi zaman bir eşyanın, kimi zaman bir bilginin, kimi zaman da bir insanın davranışının eksikliğinden söz ederiz. Peki, Bu ifade yalnızca tamamlanmamış bir durumu mu anlatır, yoksa toplumun bireylere yüklediği beklentileri de mi yansıtır?
Günlük yaşamda sıkça kullandığımız eksiklik kavramı, sosyolojik açıdan incelendiğinde birey ile toplum arasındaki ilişkinin önemli bir göstergesine dönüşür. Çünkü neyin yeterli, neyin yetersiz ve neyin eksik kabul edildiği, çoğu zaman içinde yaşadığımız kültürün ve toplumsal düzenin etkisiyle şekillenir.
Eksik, bir bütünün tamamlanması için gerekli görülen bir unsurun bulunmaması veya bir beklentinin karşılanmaması anlamına gelir. Bir sayımda ürünün eksik çıkması, bir belgede bilgi bulunmaması ya da bir kişinin belirli bir beceriye henüz sahip olmaması bu kavrama örnek gösterilebilir.
Ancak sosyolojik açıdan eksiklik, yalnızca nesnel bir durum değildir. Bazen toplumun oluşturduğu standartlara göre belirlenen, bazen de bireyin kendi deneyimleri üzerinden anlam kazanan bir değerlendirmedir.
Eksiklik algısı üç temel unsurla ilişkilidir:
– Toplumsal normlar: İnsanlardan hangi davranışların beklendiğini belirleyen yazılı ve yazısız kurallar.
– Kültürel değerler: Bir toplumda önemli, doğru veya arzu edilir kabul edilen özellikler.
– Bireysel karşılaştırmalar: Kişinin kendisini çevresindeki insanlarla veya toplumsal beklentilerle kıyaslaması.
Örneğin, bir kişinin belirli bir yaşta evlenmemiş olması bazı çevrelerde eksiklik olarak görülebilir. Başka bir çevrede ise bu durum tamamen kişisel bir tercih olarak değerlendirilir. Dolayısıyla eksiklik kavramının anlamı, toplumsal bağlam değiştikçe farklılaşabilir.
Toplumlar, bireylerin yaşamlarını düzenleyen çeşitli beklentiler oluşturur. Eğitim almak, bir meslek edinmek, ekonomik bağımsızlık kazanmak veya belirli yaşlarda aile kurmak bu beklentiler arasında yer alabilir.
Bu normlar, insanların ortak bir düzen içinde yaşamasını kolaylaştırabilir. Ancak herkesin aynı koşullara sahip olmadığı unutulduğunda, toplumsal beklentiler bireyler üzerinde baskıya dönüşebilir.
Üniversite mezunu olmayan bir kişinin kendisini eksik hissettiğini düşünelim. Bu duygu, kişinin bilgi veya yetenek bakımından yetersiz olduğunu kanıtlamaz. Aksine, toplumda diplomaya verilen değerin ve eğitim fırsatlarına erişimdeki farklılıkların bir sonucu olabilir.
Benzer biçimde, ekonomik güçlük yaşayan bir aile kendisini çevresindeki ailelerle karşılaştırarak yetersizlik hissedebilir. Oysa gelir düzeyi; istihdam olanakları, bölgesel farklılıklar, eğitim fırsatları ve ekonomik politikalar gibi birçok etkene bağlıdır.
Burada kavramı önem kazanır. İnsanları yalnızca sahip olduklarına göre değerlendirmek yerine, hangi fırsatlara erişebildiklerini ve hangi engellerle karşılaştıklarını anlamak gerekir.
Eksiklik algısı, cinsiyet rolleri üzerinden de şekillenebilir. Geleneksel toplumsal yapılarda kadınlardan belirli ev içi sorumlulukları üstlenmeleri, erkeklerden ise ekonomik güvence sağlamaları beklenebilir. Bu beklentiler, bireylerin kendi yaşamlarını değerlendirme biçimlerini etkileyebilir.
Ev işlerini yeterince yapmadığı düşünülen bir kadın veya ailesinin ekonomik ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan bir erkek, toplumsal beklentiler nedeniyle kendisini başarısız hissedebilir. Oysa ev içi emek ve ekonomik sorumluluklar, yalnızca cinsiyete dayalı kalıplarla açıklanamayacak kadar karmaşıktır.
Sosyolog Arlie Russell Hochschild, The Second Shift adlı eserinde çalışan kadınların ücretli işlerinin yanında ev içi sorumlulukları da üstlenmelerini incelemiştir. Bu yaklaşım, ev içindeki iş bölümünün görünmeyen eşitsizlikler yaratabileceğini gösterir.
Kültürel pratikler de eksiklik algısını etkiler. Bazı toplumlarda geniş aileyle yaşamak dayanışmanın göstergesi kabul edilirken, başka çevrelerde bağımsız bir evde yaşamak yetişkinliğin işareti sayılabilir. Bu farklılıklar, eksikliğin evrensel ve değişmez bir ölçüt olmadığını ortaya koyar.
Bir toplumda hangi özelliklerin değerli kabul edildiği, güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Ekonomik kaynakları, eğitim olanaklarını veya karar mekanizmalarını kontrol eden gruplar, zaman zaman kendi değerlerini genel geçer ölçütler hâline getirebilir.
Örneğin, belirli bir aksanla konuşmak bazı ortamlarda prestij göstergesi sayılırken farklı bir aksanla konuşmak dezavantaj yaratabilir. Burada sorun, kişinin konuşma biçimindeki bir eksiklikten çok, toplumsal çevrenin belirli konuşma biçimlerine ayrıcalık tanımasıdır.
Sosyolojik açıdan önemli bir ayrım vardır: Bireyin gerçekten ihtiyaç duyduğu bir unsurun bulunmaması ile toplumun onu eksik olarak etiketlemesi aynı şey değildir.
Bir kişinin temiz suya, eğitime veya sağlık hizmetlerine erişememesi somut bir yoksunluktur. Buna karşılık, belirli bir tüketim ürününe sahip olmadığı için başarısız görülmesi toplumsal değer yargılarıyla ilgilidir.
Amartya Sen’in yapabilirlik yaklaşımı, insanların refahını yalnızca gelir veya sahip oldukları mallarla değil, gerçekleştirebildikleri işlevler ve sahip oldukları gerçek fırsatlarla değerlendirmeyi önerir. Bu yaklaşım, eksiklik tartışmasını bireysel kusurlardan toplumsal imkânlara doğru genişletir.
Dünya genelinde gelir dağılımı, eğitimde fırsat eşitliği ve toplumsal cinsiyet üzerine yapılan araştırmalar, bireylerin yaşam koşullarının yalnızca kişisel çabalarıyla açıklanamayacağını ortaya koyan geniş bir literatür oluşturmuştur.
Örneğin, OECD’nin eğitim ve sosyal hareketlilik üzerine yayımladığı çalışmalar, ailelerin sosyoekonomik koşullarının çocukların eğitim fırsatlarıyla ilişkili olduğunu göstermektedir. Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın raporları da gelir ve servet dağılımındaki farklılıkları uluslararası ölçekte incelemektedir.
Bu bulgular, her bireysel deneyimin aynı olduğu anlamına gelmez. Ancak insanların kendilerini değerlendirirken içinde bulundukları koşulların dikkate alınması gerektiğini hatırlatır.
Bir arkadaş grubunda herkesin belirli bir teknolojik ürüne sahip olduğunu, ancak bir kişinin ekonomik nedenlerle bu ürünü alamadığını düşünelim. Bu kişi kendisini dışlanmış hissedebilir. Sorun yalnızca ürüne sahip olmamak değil, gruba ait olmanın belirli bir tüketim düzeyiyle ilişkilendirilmesidir.
Böyle durumlarda kendimize şu soruyu sormak yararlıdır: Gerçekten bir eksiklik mi var, yoksa toplum belirli bir standardı zorunluymuş gibi mi sunuyor?
Eksiği ne demektir sorusunun yanıtı, yalnızca sözlük anlamıyla sınırlı değildir. Eksiklik; ihtiyaç, beklenti, kültür, toplumsal normlar ve güç ilişkileri üzerinden farklı anlamlar kazanır.
Bir alandaki gerçek yoksunlukları görmek kadar, insanları gereksiz ölçütlerle yargılamamak da önemlidir. Sosyolojik bakış, bireyin yaşadığı güçlüğü anlamaya çalışırken toplumsal koşulları da sorgulamamızı sağlar.
, herkesin aynı özelliklere sahip olmasını beklemek değil, insanların fırsatlara adil biçimde erişebilmesini desteklemektir. Bu nedenle eksiklik kavramını değerlendirirken kişisel yargıların ötesine geçmek ve
üreten koşulları anlamaya çalışmak gerekir.
Siz hiç çevrenizin beklentileri nedeniyle kendinizi eksik hissettiniz mi? Bir insanı eksik olarak değerlendirmemizde kişisel ölçütlerimiz mi, yoksa toplumun bize öğrettikleri mi daha etkilidir? Kendi sosyolojik deneyimlerinizi ve bu konudaki duygularınızı nasıl yorumluyorsunuz?
– Hochschild, A. R. ve Machung, A. (1989). The Second Shift. Yayınevi bilgisi.
– Sen, A. (1999). Development as Freedom. Oxford University Press.
– OECD. Eğitim ve sosyal hareketlilik araştırmaları. OECD Eğitim çalışmaları.
– World Inequality Lab. Gelir ve servet eşitsizliği araştırmaları. World Inequality Database.